20.03.2014

Elma dersem çık " u m u t "

Umudun kitap sayfalarında, şarkı sözlerinde ve düşlerde kaldığı bir dünyada yaşatılıyoruz. Etrafımızı saran sis perdesinin ardında yaşanan kirli oyunlarla harabeye çevrilen her bir şehir, umudun düşman tarafından fethedilen kaleleridir. Yenik başladık hayata. Olan bitenlere göz yumarak, sessiz kalarak, ne olduğumuzu ve ne için yaşadığımızı unutarak avutmaya çalıştık kendimizi. Yüksek gerilimin dışında kalarak dengeyi sağlamaya çalışırken, hepten yok ettik elimizde kalan son kırıntıları. Rüzgar nereye doğru eserse biz de o tarafa savrulduk yalanlarımızın acı gerçekliğinde. Bugünlerde görebildiğim tek gerçek maalesef bu. Yazmaya başladığım zaman kalbimden akan cümleler, beni umutsuzluk girdabına sürüklüyor sanki.  Her yeni güne farklı bir vahşetin çığlıklarıyla uyanmak; gazetelerde - haberlerde insanın acizliğine, bencilliğine, yıkım gücüne, hızla sürüklendiği kaçınılmaz sona doğru yol alışına tekrar şahit olmak giderek zorlaşıyor. Hayat bir sınavsa, şıkları eleyip  " e) hiçbiri "   diyerek çekip gitmek isteriz belki. Mücadele gücümüzü yitirdiğimizden değil, gördüklerimize karşı tahammülümüz kalmadığından. 

Ama şunu asla unutmamak gerekli; umut hep vardı. Sadece, hazır olmayan bizdik kendimiz ve sevdiklerimiz için savaşmaya, bir amacın cesur neferleri olmaya... Hiç bir zaman yeterli olmadı sebeplerimiz. Vazgeçmek için her zaman bir bahanemiz oldu. Kısacık ömrümüze sığdırabildiklerimiz üç beş yalan, gizli saklı hayaller, unutulmaya yüz tutmuş sevdalar, vedalar, kaçışlar vs. vs. vs... Saklambaç oynamaya gerek yok. Umudumuzu tekrar bulabilmek için tüm samimiyetimizle aynaya şöyle bir göz atmamız yeterli. 



10.03.2014

DOĞRU SORULARLA YAŞAMAK




Cevabını bir türlü bulamadığımız sorular vardır...

Seviyor mu? Seviyor muyum? İnsanın doğasından kaynaklanan en büyük ihtiyaçtır sevmek ve sevilmek. Genellikle kendi kendine sorulan ilk soru budur. 


Şanslı mıyım? Şanssız mıyım? "Falancanın hayatına bak, kedi gibi dört ayak üstüne düşüyor her zaman ya ben?" diye sormadınız mı kendinize hiç?


Mutlu muyum? Mutsuz muyum? diye sorarken aynadaki suretimize şüpheyle, mutluluğun tanımını yapabildik mi ki?


Ölüm bize yapılan en büyük haksızlık mı? Ya da bir armağan mı yaşamak? Cevap belki de bu soruda gizliydi. Mecbur ayrılıklar, bir şeylerden vazgeçmek için yeterli sebep değildir asla. Özellikle de çizdiğimiz yoldan ayrılmak için...

Kendimiz ya da hayat hakkında, ilk vardığımız yargılarda kaldık her zaman. Üstüne üstlük şifreyi çözmüşcesine kibirlendik ve alay ettik bunu beceremeyenlerle. Bütünü göremediğimizi kabullenemedik o çok asil bilge tavırlarımızla. Başkalarının yargılarıyla yaşadığımız gerçeğini kavrayamadık. Oysa ki doğru, gözümüzün önündeydi; elimizi uzatsak tutabileceğimiz mesafede... Aklımızla ulaşabileceğimiz tek sonuç oldu her zaman. Yolculuğumuz boyunca bize klavuzluk edebilecek bir tek doğru... Geliştirilebilir, sürdürülebilir, inançla ve arzuyla yoğrulabilir ama BİR olan doğru. Herkes farklı yollardan ulaşsa da, son kapı her zaman ona açılır. Düşüncelerimiz ürettikçe, çoğaldıkça, kök saldıkça doğru tohumlar alır ve ekeriz hayatımıza. İlk derse ailemizle başlar, okulda öğretmenlerimizle devam ederiz. Topluma karışır kalıplaşır, yaşadığımız ülkenin kurallarına göre de şekilleniriz. Bu süreçte de kendi sorularımızı değil, başkalarının sorularını sorar ve yanıtlamaya çalışırız. Yanlış sonuca giden çözümdeki ilk hatadır bu. Kendi öngörülerimizle sorgulamadan başladığımız her sınav maalesef hüsranla sonuçlanır. Algılarımızın kapandığı, gözlerimizin köreldiği bir dünyanın peşine takıldık gidiyoruz. Fabrikasyon insanların, tüketim toplumunun dayattığı kurallara göre mutsuz, umutsuz, sıradan hayatlar yaşıyoruz. Bütünün içinde olamadığımız gibi, kilometrelerce dışındayız. Çünkü, doğru soruları sormaktan ve bunlara karşılık alacağımız yanıtlardan korkuyoruz.


Çağlar boyunca düşünen ve üreten insan, şimdi neden tekdüzeleşti? Bu sorunun yanıtı, doğrularımıza yolculuğun ilk adımı olmasın sakın? 









4.03.2014

DuVAR

Benliğinizin ikiye bölündüğünü hissettiğiniz anlar olmuştur mutlaka. İçinizdeki yanılgılardan, kuşkulardan beslenen; ruhunuzu ansızın kuşatıveren hüzünlerden örülü bir duvarın yükseldiği ve sizi ikiye böldüğü anlar... Varlığımızı yavaş yavaş, sinsice ele geçiren bir virüstür bu. Asla farkına varamazsınız içine sürüklendiğiniz derme çatma ruh halinin. Tam da " her şey yolunda gidiyor" derken çörekleniverir tüm ağırlığı ve miskinliğiyle üzerimize. Aslında zamanın biriktirdiği, bizim geç farkına vardığımız yaralardır açılan. Önemsemediğimiz, es geçtiğimiz tüm detaylar, bu devasa duvarı ören birer tuğladır sadece. Ömrümüzden eksilen her saniyede, üst üste dizilerek umarsızca yükselirler içimizde. Bu duvarı yıkabilmek için, önce güçlü bir kişiliğe sahip olmak sonra da gerçekçi olmak gerekir. Hayatın sunduğu tüm güzellikler, birer dinamit etkisi yaratır duvarımızda. Sabah uyanıp aldığımız ilk derin nefes, hava puslu olsa da ara sıra bulutların arasından bize göz kırpan güneş ışıkları, rüzgarın hoyratça da olsa esişi, dünyada tutunabilmek için vermemiz gereken mücadelenin bizi çağıran sesi... duvarı delik deşik etmeye yeter de artar bile. Yüreğimize koyduğumuz yaşam türküsünü söylemenin belki de tam zamanıdır şimdi. Git gide yükselen bir melodidir hayat. En başta da, kendimizle mücadele etmeyi gerektirir. Böylece, başardıklarımızla birlikte gelen alkışlar yankılanacaktır içimizde; kör, sağır ve dilsiz bir duvarın aciz sessizliği değil... Mücadele ederken,  "kapının önüne kıvrılmış bir yavru kedi" kadar ıssız ve çaresizizdir bazen bu varoluşta. Dipsiz bir kuyu gibidir ve çok farklı yollar dener bizi sınamak için hayat. Mesela, en sevdiklerimizin yokluğuyla terbiye eder. Yokluğuyla yok olacağımızı düşündüğümüz insanlar... Hayaliyle de olsa bizi yaşatan, özlenen, bazen gözyaşlarımızda gizlenen... Uzak diyarlardan, gösterdiğimiz tüm çabaya destek veren... Gücümüzün kaynağı aslında tam da burada, sevgimizde. Her kapı, her sorunun çözümü ona açılıyor. Klasik sorudur, sevgi varken nefret niye? Cevabı hepimiz çok iyi biliyoruz aslında. İnsanız, nankörüz, kaçak dövüşüyoruz savaşımızda. Hayat bizi terbiye etmeden önce çıkmalıyız yola. Ördüğümüz duvarlar bir gün üzerimize yıkılırsa, ne kalacak bizden geriye?


21.05.2011 Ayvalık - Cunda


9.02.2014

Kimin kölesiyiz?

Kadının köleleştirilmesi, ilkel toplumlarda olduğu gibi modern toplumlarda da sürmektedir. Gerçi bu göreceli bir kavram olsa da, ben köle sıfatını yakıştırmayı uygun görüyorum günümüz kadınının her açıdan sömürülmeye açık olmasını. Kadın çalışsa da, çalışmasa da, okumuş olsa da olmasa da dünyaya kendinden ödün vermek için gelmiştir sanki. Herkes için geçerli olmamakla birlikte en azından sadece kendi çevremdeki gözlemlere dayanarak yüzde doksanlık kesimin bu şekilde yaşamakta olduğunu söyleyebilirim. Sömürü sadece erkekler tarafından yapılmamakla birlikte, erkeğin ailesi, akrabaları, çocuklar gibi bir kitle tarafından kadına yüklenen misyon hep kendi hayatından, isteklerinden, beklentilerinden ödün vermekle ilgilidir. Anne olan bir kadın yufka yüreklidir. Hep azalmaya baştan razıdır o. Çünkü çocuk onun hayatıdır. Çocuk büyüyüp de kendi kanatlarıyla uçmaya başladıktan sonra anlaşılacaktır kendi kaderindeki acı yalnızlık... Kadın - erkek hepimize doğuştan verilen insani haklar vardır. Kendin olabilme hakkı, kendin için doğru olduğuna inandığın kararı verebilme hakkı. Ne yazık ki günümüzde bilgili geçinen cahillerin aklının eremediği gerçek haklar bunlar. Ama bir kadın, bu hakları kullanamasa da, sadece birazcık anlaşılabilmek için pek çok şey feda eder. Feda ederken kimliğinden sıyrılır, bambaşka bir hale bürünür. Kendisine dışardan bakan bir yabancı gibidir artık. Zamanla erir, tükenir, biter. Hayattan beklentisi yoktur artık, hiçbir şey ona zevk vermez.Her türlü fedakarlığa rağmen hala suçlu olan odur başkalarının gözünde. Silkelenip kendisine gelse, içindeki ışığı bulacaktır. Farklı gözlerle baksa hayata, mecbur olduğuna inandığı kalıpları yıksa, duvarların içinden bir inci gibi çıkacaktır gerçek kimliği. İnandığı yalanların ardından giderken, kendisini keşfetmenin mutluluğuyla sarsılacaktır yalanlar üzerine inşa edilen tüm binalar. Kadının gücü kalbindedir. O kalp hala birisi için çarpıyorsa, henüz vakit varken tamiri mümkün zararlar giderilmelidir. Kalp bir kez durduktan sonra çalışmaz. Çalışsa da hiçbir şey asla eskisi gibi olmaz...
Herkes seçimlerinin kurbanı ya da kazananıdır hayatta. Kaderimizin ağlarını kendimiz örer, beğenmezsek de sökeriz. Kadın, kendi kendisinin kölesidir kimi zaman. En tehlikelisi de aslında budur. Sınırlarını bir kez çizdikten sonra çıkamaz kalıplarının dışına. Bunlar için söylenebilecek fazla bir şey yok. Hayat klişelerden ibaret. Bir soru yeter belki tüm problemleri çözmeye. Bazen çözümler sorunun kendisiyle birlikte gelir çünkü.
Tek deneyim şansın olan dünyaya kimin kölesi olmak için geldin?


21.01.2014

Hayat sürprizlerle dolu

İnsanın sevdiklerini küçük şeylerle ödüllendirmesi çok hoştur. Kafanda tasarlarken, önce kendi kendini mutlu edersin. Gün içinde yaptığın ufacık nüansla bile; suya atılan küçük bir taşın meydana getirdiği, git gide büyüyen halkalar gibi ben, sen, o, biz, siz, onlar mutlu olurlar... Ben de bugün, yarın öğle saatleri için küçük bir hoşluk yapmayı düşündüm dostlarıma. Hayatımda; "annelik" mertebesine ulaşmış, şefkat ve hassasiyet ne demektir çok iyi bilen dostlarım var. Hepsinin yeri farklıdır bende. Şu an, her gün yanı başımda olan ikisinden bahsetmek istiyorum. Öncelikle, bu yazıda kendilerinden bahsettiğimi anlayacaklar ve yüzlerinde kendileri kadar güzel bir tebessüm oluşacak. Sırf bunu görmek bile dünyalara bedel bence. Yedi yıldır, pazar günleri ve tatiller hariç her günümün yarısı onlarla geçiyor. En zor zamanlarımı, bazen de mutlu anlarımı ilk onlarla paylaştım. Hayata dair umutlarımı, hayal kırıklıklarımı anlattım. Yanlarında çekinmeden ağladım, bağırdım çağırdım, isyan ettim beni eleştireceklerinden korkmadan. Anne olmalarının getirdiği yufka yüreklilikle savaştıkları için hayatta, zaman zaman yara aldıkları oluyor elbette. Onlar üzüldüğü zaman benim de içimden bir şeyler uçup gidiyor. Hayatı paylaştığım, emeği bölüştüğüm dostlarım " hayatımda olduğunuz için her gün şükrediyorum". Dünyayı ve olup bitenleri sorgularken karşılaştığım gerçekliksiniz. Günlerin size mutluluk ve huzur getirmesini isterim sadece...
Bugün, küçük bir çocuğun küçücük bir sürprizle hayatına katılan anlamlardan, renklerden bahsetmiştik. Büyük ya da küçük fark etmez. Herkesin zaman zaman şımartılmaya, düşünülmeye ve ilgiye ihtiyacı vardır. Yarın sizin için benim de küçücük bir sürprizim var. Hazır mısınız gülümsemeye?



25.03.2012  Belkıs Sahili ( E & G )

12.01.2014

Ağlamak için henüz çok erken

Kadın ve erkeğin özü aynı fakat hayata bakışları farklı. Erkek için kadın ne ise, kadın için de erkek o aslında. Çok da farklı değiliz birbirimizden. Önemsenme ihtiyacından doğan çiftini bulma arayışı, genellikle tahammülsüzlük ve bencillikle son buluyor. Aynı yöne bakabildiğin birisini bulabilmek maalesef çok düşük bir olasılık. Bulduysan, sakın incitme. Hayat onu senden alana kadar sıkı sıkı sarıl ve sonsuza dek onu, sadece onu seveceğini haykır. Ellerinden sımsıkı tut ki, hiçbir güç sizi birbirinizden ayıramasın. O hala yanındayken ve seni seviyorken göster sen de ona ne kadar değer verdiğini.Kokusunu içine, sesini kulaklarına hapset yokluğunda sana eşlik edebilmesi için...Başkalarına sinirlenip onu hırpalama yok yere. Tek suçu seni sevmek değil mi? Onunla bir anlamı olan dünya zamanını en iyi şekilde değerlendir doyasıya. Birlikte güldüğünüz, birlikte ağladığınız anlardan ibaret çünkü mutluluk. Bunu sonradan değil, şu anda anlamalısın. Sabırla, yavaş yavaş büyütmelisin sevgini. Bir anda başlayan her şey bir anda bitmeye mahkumdur. Temeli sağlam olan bir ilişki kolay kolay sarsılamaz. Her şeyden önce en iyi dostu olmalısınız birbirinizin. Konuşacak ve danışacak bir şeyleriniz olmalı her zaman. Çekinmeden, gizlemeden açabilmelisin yüreğini tüm sırlarıyla ona. Her konuda aynı fikirde olabilmek asla mümkün değildir. Seni her anlamda desteklemesini bekleme. Önemli olan yaklaşım ve paylaşımdır. Dört dörtlük olmayacak hiçbir şey. Çünkü aşkın yarısı mutluluksa, yarısı da hüzündür. Her şeye rağmen; yanında olması, seni tamamlaması güzeldir. Gün gelip de yarım kaldığında anlarsın...

Henüz erken; sözün bittiği yerde başlar göz yaşları. Tüm sözler tükenmeden, ağlamakla vakit kaybetme sakın. Çünkü zaman, sevgiyle değer kazanır.

                                               

5.01.2014

Medeniyete bir adım

Hep istedik, hiç olmadı. Oysa, hayallerimiz bir adım ötedeydi korkularımızdan. Her şeyi unutup, hayatı en baştan yaşamaya başlamıştık. Çünkü, yeryüzündeki ilk insanlardık biz. İlkelliğimizi sevgiyle körelttik, insanlığımızı aşkla yazdık. Buzdan kulelerin çevrelediği sınırlarla uğraşmadık ki. Dört mevsim yeşeren uçsuz bucaksız çimenliklerde alıp verdik nefeslerimizi. Göz yaşlarımızın biriktiği çukurlar yoktu. Sadece yalın bir hiçlikten çıkıp geliveren bizden ve sevgimizden ibaretti tüm olup biten...Kanla yıkanmamıştı topraklar henüz. Silah dediğin şey basit bir sopaydı, taştı. Otomobil neydi? İnternet? Televizyon? Vahşetse, iki yırtıcı hayvanın birbirine saldırmasıydı sadece. Tanklarla, bombalarla insanların talan edilmesi değildi. Gelişim neydi peki? Modernleşme? Medenileşme? Söz dinledik ve modernleşmedik, medenileş - medik, medenileşemedik. Çok güzel yoz-laştık, en ala şekilde tepkisizleştirildik. İnsanlığın inanılmaz gücü karşısında, tüm insanlıkça yenildik. Zafer sarhoşluğuyla unuttuğumuz gerçekliği artık sadece rüyalarımızda yaşar olduk. Kendi gücümüzün yok ediciliğinden aldık payımıza düşeni. Umursamadığımız, ilgilenmediğimiz her katliam için bıraktık bir parçamızı ruhumuzun en insan yanından. Git gide azalarak, git gide daha fazla acı çekerek uzaklaştık kendimizden. Tüm olup biten bizimle ilgili aslında. Çığ gibi büyüyor içimizde korkularımız.
Bugün, dört bir yanda ağlıyor insanlık. Yüzünün tekrar güleceği günü bekliyor...
O günün gelmesi için, önce bir adım atmak gerekiyor...

2.01.2014

Hayat peşimizde...

Neleri geride bıraktınız yıllardır adımladığınız yaşamınızda? Bu kent, bu liman, fener, çınarlar... Rüzgar kokan bu kent neleri getirdi, neleri götürdü sizden? Hatırlandıkça yüreği yangın yerine çeviren hatıralar, bedenlerimizi hapseden yitirilmişlikler, bir türlü iyileşmeyen yaralar, damarlarımızda fırtınalar kopartan aşklar, eşgali belirlenememiş sabıkalı duygular başıboş gezinir durur bu şehrin sokaklarında. Yüreklerde gizlenmeye, korunmaya çalışılan şeylerin gözlerde okunmasından korkulur; kafalar öne eğilir ve sahte tavırlar takınılır kimliğimize yabancı olan. Oysa ki sevdası gözlerimizden uzaklaştırılan her şey peşimizdedir hala. Aslında bazı duraklar vardır, önünde biraz beklenilmesi gereken. Sabırsız bir tutum ise alır götürür bedenleri...Yıllarla bedellenecek olguların orada kaldığını ve umulmayan anlarda bir şeyleri her zaman acıtacağını bilmeden yıllar geçer. O gün terk edilen, bugün karış karış aranılan olur ıssız sokaklarda. Bir iz, bir kırıntı, bir renk ya da koku ararız ıskalanmış anılardan. Geri dönüldüğünde yolumuzu bulabilmek için yerlere attığımız leblebi şekerleri de kaybolmuştur artık. Hüznün gümüş renkli ışıltısıyla tamamlanmaya çalışılır tablonun eksik kalan yerleri. Yapacak başka da bir şey kalmamıştır çünkü...

Ne çok gün doğuşu ve batışı kaçırdık istemeden. Alev alev yanan suretinin altında oturup güneşin -yarın yine görüşürüz- diyemedik. Ne çok şarkı hapsoldu yüreğimizin bir türlü dile gelemeyen çekingenliğine. Bir balığın yüzgecinde yol alamadık ya da albatrosların gözünden göremedik okyanusların derin gizemlerini. Yarım kalmışlıkların gizli tapınağında sunduk adaklarımızı gizlice. Söylenmemiş sözlerin ve içimizde tutuklu kalan tavırların verdiği derin sızıyla yaşadık hep mabedimizde. Şimdi, yeni bir yolculuğa doğru yelken açtık gidiyoruz. Yalnızlığımızla sarmalanmış bedenlerimiz, hiç olmadığı kadar yorgun belki bu gece. İçimizdeki denizin çırpınışlarıyla belirlenen rotamızda, bizleri nelerin beklediğinden habersiz yol alıyoruz hiç durmadan yine.

Yaşamak... Keşke demeden ve sahiden yaşamak. Bazen azgın savruluşlar, sığ aldanışlardan daha iyidir.







27.04.13 "Trilye"

30.12.2013

Yeni bir yıla girerken...

Başlangıçtan bugüne, dünyanın kaderi güneşin etrafında dönüp durmak. Hep aynı yörüngede, aynı hızda, aynı zamanda tamamladığı bu eşsiz yolculuğuna dahil ettiği bizler de, kimi zaman mutlu kimi zaman bezgin bir şekilde onunla birlikte yol almaya çalışıyoruz. Çoğunlukla kendimizi kurtarmaya çalıştığımız bu yolculuğun yarısını yorularak, sıkılarak, halinden şikayet ederek geçiriyoruz. Hiçbir şeyi anlamaya çalışmadan, anlamını bulamadan tamamlanan bir yolculuğun insana ne faydası dokunabilir ki? Her yeni yıla başlarken yepyeni kararlar alır fakat hiçbirini uygulamayız. Geçmişimizle yaşarken, geleceğimizi görebilme şansımız olmaz ki. İleriye dönük hedeflerimizin arasında olmalı mutlaka "kendimiz için yaşamak", "Dünya değişirken yerinde saymamak", "Aile ve dostlara daha fazla zaman ayırmak", " Sevmek, sevilmek" ,"Yeri geldiğinde acılara katlanmak." Hayatımızın son bir yılını gözden geçirdiğimizde önceki yıllara göre ne kadar yozlaştığımızı, sevgisizleştiğimizi, umursamazlaştığımızı ve mutsuzluğa doğru giderek daha da hızla sürüklendiğimizi görmek mümkündür. Kendimize itiraf edemediğimiz, kabullenemediğimiz tüm olumsuz yanlarımız bizimle birlikte giderek çoğalmakta. Çünkü, dünyamızın kaderi bu. Yani bizim de kaderimiz... Her kıtada yaşanan sayısız katliamlar, eşi benzeri görülmemiş acılar...İnsanın olduğu her yerde yaşanan ve yaşanacak yıkımlar... İnsanoğlu kendisini değiştirmedikçe; rekabet, hırs, öfke hüküm sürdükçe iyiye ve güzele olan inanç da gün gelip son bulacak. Aslında, bazen bizi kurtaran, bir başkasının çektiği ızdıraptır. Duyarsızlığı bir kenara bırakıp silkelendiğimizde, aynaya değil de etrafımıza bakmaya başladığımızda, "işte tam da o zaman" yeni bir dünya yılını kutlamak mümkün olacaktır! 2014 barış ve umudun yılı olsun... Her gönülde, her iklimde...


15.12.2013

Bir mektubun hikayesi...

Bir mektup yazmaya başladım geçen gün sonsuz mutluluğun esaretinde. Bittiğinde usulca katlayıp zarfa koydum. '' Bahar çiçeklerinin kokusunu gönderiyorum sana'' diye başlayan cümleler, bir kaç gün sonra onun ellerine dokunacaktı içimden akıp. Zarfı açtığında, yüzünde çocuklar dans edecekti. Rahat bir koltuğa oturup kahvesini de alacaktı yanına. Kendisini bir anda saran çılgınsı duyguların, biraz durulmasını bekleyecekti bitmeyen sabırsızlıkla. Anlık heyecanlara kapılarak, hoyratça yırtıp açmayacaktı kutsal cümleleri. Ne mi yapacaktı? Benim her mektubunu alışımda yaptığım gibi önce zarfın kokusunu çekecekti derinliklerine. Zarfın aştığı kilometrelerce uzaklardan gelen farklı manzaraları görecekti bu kokuda. Salkım salkım üzümlerin, turunçların, topraktaki tütünün, kır çiçeklerinin kokusu dolacaktı içine. Eski bir plaktan gelen, hüzünlü ama sevgi dolu notalar yükselekti kokuların arasından. Bir köşesinden yavaşça açacaktı zarfı. Kelimelere yüklediğim hayatı ve yüreğimi alacaktı avuçlarına. Okudukça, gülümseyen ılık bir yağmur başlayacaktı gözlerinde. İç denizinin dalgaları, coşkuyla kıyılara vurmaya başlayacaktı. Bir süre sonra dalgalar durulacak, göl gibi sakin ve huzurlu olacaktı her yer.
Mektubu okuduktan sonra; içini kurumuş çiçek yapraklarıyla doldurduğu, küçük ahşap sandığın içine koyacaktı. Pencerenin önündeki masaya doğru yürüyecekti usulca. İnsanların telaşla koşturmalarını ve yağan yağmuru izleyecekti. Noktaların yerine minik yıldızlar, virgüllerin yerine çiçekler, ünlemlerin yerine kalpler koyduğu bir mektupla cevap verecekti bana. Yaşamın, katlanılması çok zor olan acılarına kendince bir darbe olacaktı yazdıkları. İnsana özgü her duyguyu sığdıracaktı mektubun küçük ama tüm sınırları aşan dünyasına. Ve sonra, denizinin yarısı aydınlık yarısı karanlık olabilen kentin sokaklarında bir yürüyüşe çıkacaktı benimle. Yürüyüşümüz sona erdiğinde, müzik kutusunun hala o bildik melodiyi çaldığı bahçeli eve geri dönecekti. Ben de, masal lambasının cini gibi toz olup uçuverecektim yanından. Gün batmaya başladığında, denizin aydınlık tarafında birlikte bulduğumuz o parlak ateş taşını alıp elime saatlerce düşünecektim. O da beni izleyecekti düşündükçe daha da büyüyen sonsuzlaşan uzaklardan. Çıkmaz sokaklara hapsolmanın acısını duyacaktım iliklerime kadar. Ay ışığı yitip gidecekti uyumayı unuttuğum sayısız gecelerin birinde. Milattan önceki yaşanmışlıklar düşecekti aklımın uçsuz bucaksız düş denizlerine.
Bir şiirle son bulacaktı mektubu. Elleri kelepçeli bir güzü hatırladım / Belki yerine hiç varmamış bir mektuptun sen / Belki de zamansız bir elveda / Güzün sonunda . . .
Mektup, katlanacaktı anıların eşliğinde ve yola koyulacaktı hasretleri tüketmeye. Bir kaç gün sonra bana ulaşacaktı. Önce koklayacaktım zarfı; bana gelirken karşılaştığı sevdaları, acıları, coşkuları, umutları hissedebilmek için. Sonra, eskiden, çok eskiden yaşanmış bir güzü yeniden yaşamaya koyulacaktım parlak ateş taşımla...





12.12.2013

Yangında ilk kurtarılacak?

En tehlikeli hırsızlar, hayatımızdan çalanlardır. Kendilerinde hak olarak gördüklerini, bencilce ve acımadan alıp götürürler bizden. Her gün bir yalanı yaşıyoruz aslında onlar sayesinde. Mutsuz hayatlarımızın daha da kirletilmiş yanlarını açığa çıkartıyoruz. Çok uzak bir hayalden ibaret tümüyle kendimiz olabilmek. Tükenerek geçip gidiyoruz dünyadan. En büyük hırsız kendimiziz aslında. Zamanımızı, gücümüzü, hayallerimizi, varoluş sebebimizi çalıyoruz kendimizden. Ellerimiz yakamızdan düşmüyor bir türlü. Kurtaramıyoruz benliğimizi içine düştüğümüz bu girdaptan. Büyük bir yalan hayatımız. Ne bunca acı gerçek olan, ne de mutluluklar... Aynadaki de sen değilsin inan. Umrumuzda değil ki çalınmış mutlulukların getirdiği sahte güneş. Günler, daha da hızlı geçiyor kapımızdan. Ufukta, alev alev yanan bir gemi göründü.
Geldiğimiz bu noktada, üzerimize büyük harflerle yazmalıyız şimdi; "Yangında ilk kurtarılacaktır."


5.12.2013

Yitik gölgeler

Hayatımızdaki aşılmamış yollar... Tarlalardan, ovalardan, dağlardan, nehirlerden geçen, asla sonuna varılamayan... Uzaklıkların sorunsal sınırlarıyla çevrili etrafımız. Nedense bir türlü kavuşturmayan, bizleri sadece ortak bir gökyüzü ve rüzgara mahkum bırakan uçsuz bucaksız yollar...Düşündükçe gözümde daha da büyüyen, çok yüksek bir kulenin kambur merdivenleri misali baktıkça uzayan kilometreler... Ya da sorun sadece içimdeki korku. Gönül yıkıntıları, hayal kırıklıkları, ruhani yangınlar, yani içimizde yaşanabilecek her türlü afet gelip geçiyor ama korkuyu bedenden uzaklaştırabilmek çok zor. Duvarların içine hapsolmuş gibi sıkışır kalırız o geldiğinde. Hele bir de hüzün varsa yanında, değmeyin o zaman keyfine. Bilirsiniz, hüzün büyülü anların vazgeçilmezi, hayatın olmazsa olmazlarındandır. Bir kolajın yüzlerce parçasından biri gibidir her şey. Anlamsız ve bir o kadar da bütünlenemez. Böyle yarım bir öykü işte şimdi anlatacağım da...
Dünyaya kahverengi bakan bir çift göz. Her sene zamanı geldiğinde yeniden dirilen bir bitki gibi uzaktan, ama çok uzaklardan yaşama ses veren. Tüm zaman ve mekanları ıskalayan ama yine de sımsıcak atan bir yürek. Ancak rüzgarlara asarak gönderebildi sesini. Diğeri, onu düşledi. Varolduğunu anladığında, ışıkları ve renkleri doldurdu içine. Ondan, rengarenk bir tablo istedi ırmaklarla çiçeklerin dirildiği. Kendisi de gökkuşağı olacaktı. Düşlere olacaktı tüm yolculukları, yan yana...Duvarındaki çivi, kitabındaki sayfa, koltuğundaki yastık, çay içtiği bardak, hiç bilmediği evinin küçük dünyasında herhangi bir eşya olup ona can verecekti. Belki gelecek yüzyıllara, belki de milyonlarca  ışık yılı sonraya kaldı karantinaya alınan aşk. Hala, bilinmez  bir gezegenin kayıp eşya bürosunda sahiplerini bekliyor bu hüzünlü şarkının notaları umarsızca. Oraya mahkum olduğunu, yağmurlarda yitip gideceğini bilmeden...
Ne çok şarkı yitti böyle asırlardır ve ne çok zaman geçti üzerinden çaresizliğimizin. Kendini affedebiliyor musun? Affedebiliyor musun dünyanın acımasızlığını? Yaşamdan geçerken geride bıraktıklarını toplayıp bağrına basabiliyor musun tekrar? Hayatının anlamını toprakla harmanladığın anı unutabiliyor musun? Arkanı dönüp gidemiyorsan emin adımlarla geleceğe; geçmişindeki gölgelerdir tek sığınağın. Öyle ki; bazı gölgeler, bin güneşin ışığından aydındır kıymetini bilene...
O gün bugündür adın her günümün güneşi...Işığım, her daim yanımda...



Fotoğraf: 1997 Çanakkale - Sarıçay - Tahta Köprü

3.12.2013

Dur lütfen, gitme kış...

Güneşin insanların tenine hapsolmaya meyilli olduğu günler yaklaşıyor, hissediyor musun? Yakıcı sıcakların öncesinde ılık, ürkek ama çılgınsı yağan bahar yağmurlarının tadına varacaksın. Yeryüzü ıslanacak önce bulutların altında. Ortalığı, toprak ve taze çimen kokusunun karışımından oluşan büyülü bir koku saracak. Günlerin getirdiği telaşla rolünü oynamaya çalıştığın yaşam sahnesinde, unutulmaya yüz tutmuş küçük mutlulukları yakalayacaksın belki. İnan çok az kaldı, beni duyuyor musun ?

Ağzı mantarla kapalı küçük şeffaf bir şişenin içine sakladığım duygularım birer birer ortaya çıkıyor şimdi. Canımın yandığını hissediyorum baharla birlikte gelen anılardan. Daha dün bir çocukken; şimdi büyüyüp de dünyayı her şeyiyle öğrenmeye çalışmak kanatıyor bazen üstünkörü kapatılan yaraları. Sabahın ilk saatlerinde bunları düşünürken; kumruların çınarlara akın ettiği uzun, soğuk ve hüzünlü günlerin ardından; çiçeklerle bezeli bir evren uyanışa geçiyor, görüyorum...Evin sıcaklığıyla buğulanmış camların ardından ıssız sokağı izlediğim günler bitiyor bitmesine de, içimdeki kış bitmek bilmiyor. Bitmesini hiç istemiyorum nedense...Baharı ne kadar çok özlesem de kıştır benim mevsimim.

Gönlümde dünkü çocuğun coşkun kahkahaları savrulurken, diğer yanda yaşamın alışamadığım engelleri göz alabildiğine uzanıyor sıra dağlar gibi. Öğrendim artık, evet zordur yaşamak. Yaşamı zorluklarıyla kabullenmek ise çaresiz bir mutluluk. Beklentilerimizi azalttıkça artan bir haz sunulur ömrümüze. Kısıtlı, alelacele yaşanan günlerle çevrilmiş buluruz kendimizi. Oysa ki bahar geldi yeryüzüne. Her yılın dörtte biri kadar, doksan iki gün, ikibinikiyüzsekiz saat, yüzotuzikibindörtyüzseksen dakika çarpı ömrümüz bahar...Geldi, geçiyor yine sevinçlerin mevsimi. Bir ucundan hayata bağlı, diğer ucundan aşka. Bazen bir hamal gibi sırtında taşır şımarık hallerimizi, bazen de kanatlarına sarar uçurur. Hayır, kendimi kaptıramam baharın sahte coşkusuna. Zamanla, hasretin duygusuzlaştırdığı kalbime isyandır çünkü bahar. Rüzgarla savrulurken, ruhum kayıp düşer ellerimin arasından ve paramparça dünya. "Sen , benim artık hiç gelmeyecek baharımsın." Kumsaldaki sandalımızın üzerine ilişip durgun kış denizini seyrederken düne, bugüne ve yarına dair aklımdan geçenler sadece bunlar...

Baharla başlayan her şey yeni bir baharda son bulur. İçimizde hüküm süren, sessiz bir kıştır.













28.11.2013

Tamamlanamayan hikayelerin hazin sonu...

Bir hatıranın hüzünlü olması için çok da dramatik hikayelere gerek yoktur. Basit ve sade bir ayrılık hikayesinin içinde de çok büyük acılar gizlidir. Herkesin kendi derinliğinde yaşadığı aşk, gün gelir yine o derinlikte kaybolur gider. Gün yüzüne çıkartılamayan, konuşulamayan her şey yavaş yavaş küstürür. Konuşmadıkça uzaklaşılır aşkın merkezinden ve çekim gücünden. Tuhaf kalabalıkların içinde yapayalnız kalınır. En çok da kendinden kaçar insan; kaçtığı o ıssız yerde acısına bir mana da bulamaz. Çünkü, hesap kitap yanlış yapılmıştır. Elinde kalanlarla doyacağını zannederken, açlıkla terbiye etmeye çalışırsın ruhunun isyan eden çocuksu yanını. Tadı kalır sadece yarım yaşanmış          t a m a m l a n m a m ı ş l ı k l a r d a. Bitsin derken dilin, bir yanın ömrünce sürsün ister. Ama bomboş bir kumsaldır artık yüreğin. Dalgaların kıyılarına vurduğu, her vuruşta senden -parça parça- seni alıp götürdüğü... Eksikliğini daha da çoğaltmaya çabalar gibidir etrafında olup biten her şey. Sense olan bitenden bi haber, düşe kalka yürümeye çalışırsın. Elbette yine de yaşarsın; ruhun yaralı, organların delik deşik, unutmaya çalışarak , yaşarmış gibi rol yaparak , kanayarak, yalandan, sahte, anlamsız...  Başarılı bir oyunculuk sergileriz. Evet, aslında her birimiz çok başarılı oyuncularız. En iyi rolü de gözümüzün içine baka baka kendimize oynarız. Perde kapandığında; sahneyi terkeder, makyajımızdan arınırız. Geride bırakmaya çalıştıklarımız hala aynı yerde durmaktadır. Oyunculuğumuz, bir hikayeyi yeni baştan yazma gücüne sahip değilmiş, geç de olsa anlarız.

Herkesin hikayesi çok farklı. Ayrılık, dipsiz bir kuyu. Yaşamla ya da ölümle ilişkili her defasında. Deli gibi seversin, ama bir gün bitmek zorundadır. Dünyanın varoluşundan beri de hep böyle olmuştur. Yalın, abartısız, kısa ve net bir cümledir bu saatten sonra seni anlatan. Sonunda " Her şey bitti, böylece sen de bittin...
" A n l a m s ı z s ı n   artık, ne yaparsan yap bir daha asla   t a m a m l a n a m a z s ı n . . .




Ahmet Bey'in Anısına... Zamanın Dokunuşuyla

  Yolculuğunuzun kilit noktalarında bazı insanlar vardır. Hayatınızda oldukları için mutlusunuzdur. Size anlam katarlar. Anlamınızı anlamanı...