15.11.2013

Aşkı ne zaman incittik?

Önce beynimizde yarattığımız bir surete aşık oluruz. Hayallerimizin insanıdır o. Bizi cezbeden, küçük dünyamızın baş köşesine oturttuğumuz, sonsuza dek mutlu mesut birlikte olacağımıza inandığımız kişi. Sonrasında hayalimizdeki bu insana yani aşka ulaşabilmek için var gücümüzle çalışmaya başlarız. En önemli vazifemiz budur artık. Yaşantımızdaki diğer şeyleri itinayla bir kenara iter, varoluşumuzun nedenine ulaşmak için elimizden geleni ardımıza koymayız. İlk çağlardan beri insanın içinde gelişen belki de en ilkel duygu değil midir aşk? Aşkımızı yere göğe koyamayız, yeri gelince de yerden yere vururuz. Önce kırıp döker, sonra tamir edebilmek için her şeyi yaparız. Öylesine gözümüz döner ki; tamir etmek isterken bile örseler, hırçınca davranırız. Çünkü bizler insanız... Kendimizi ve en sevdiğimizi incitmek için yaratılmışız. 

Aşkın özünde ulaşamamak vardır. O insana değil, kendi yarattığımız surete ulaşamamaktır bu. Sevdiğimiz insanda olan ve bizim de aslında çok sevdiğimiz her özelliği değiştirmeye çalışır, onu olduğu gibi kabullenemeyiz bir türlü. Kendimizle savaştığımız her konuda, suçlu her zaman aşkımızdır. Elimizden gelse; onun bir heykelini yaparak istediğimiz gibi şekillendiririz. Canımız istediğinde kolayca parçalayıp, yok edebilmek için...  

Aşk bittiğinde bambaşka birisi haline dönüşürüz sevdiğimize karşı. Daha saldırgan ve yıpratıcı olabilmek içindir tüm çabamız. Bir zamanlar el üstünde tuttuğumuz ama yine de incitmekten de geri kalmadığımız insanı iyice küçültmeye, onu en can alıcı noktalarından vurmaya çalışırız. Aşkın özü, varken de yokken de incitmektir. İçimizdeki barbar, her yönüyle dolar taşar aşık olduğumuzda. Oysa ki sakin yaşanmalıdır aşk. Birbirinden beslenerek usulca büyütülmelidir; rüzgara, fırtınaya dayanıksız bir çiçek gibi korunup kollanarak. Öfkemizle harmanladığımız, adını güya "aşk" koyduğumuz bu şey; sadece bencilliğimizdir... Aşk, ben'ciliğin başladığı yerde bitmiştir...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder